İletişim

Menü

Blog

Belgrad’dan İlginç Mimari Tasarımlar

Son güncelleme: 4 Mart 2026

Belgrad mimarisi için en harbi tanım bence şu olurdu: "Sanki biri Viyana'yı, Moskova'yı ve 70'lerin absürt bilim kurgu filmlerini alıp mikserde çekmiş, sonra da 'oldu bu' deyip bırakmış."

Bir tarafta zarif pastaneleri andıran süslü, ince işçilikli binalar dururken, hemen yan sokağında uzaydan oraya mecburi iniş yapmış gibi duran devasa beton bloklar karşına çıkar. "Mimari uyum" dediğin şey bu şehirde bir kural değil, olsa olsa kahve masasında geyiği yapılan bir temenni.

Aşağıda hem kendi günlük gözlemlerim, hem de buraya yolu düşüp şaşkınlığını gizleyemeyen gezginlerin anlattıklarıyla yoğrulmuş, şehrin o tuhaf mimarisi üzerine ufak bir bir gezintiye çıkıyoruz.

Belgrad Genex Kulesi (Batı Kapısı), beton brutalist mimari.

Belgrad’ın mimarisi, “güzel mi çirkin mi?” diye tartışacağın bir şey değil, daha çok “buna niye bakmadan geçemiyorum ben?” diye sorgulayacağın cinsten. 22 senedir her gün önünden geçtiğim bazı binalar hala kafamda aynı soruyu açıyor: “Bunu kim hangi kafayla buraya koydu?”

Bunca yıldır bu sokakları adımlıyorum, elime fotoğraf makinesini her aldığımda o tuhaf zıtlık hala kadrajıma takılıp beni güldürüyor. Geçenlerde Ekşi Sözlük'te bir yazar Belgrad için "Mimarisi şizofren bir müteahhitin elinden çıkmış gibi" yazmıştı. Sonuna kadar haklı. Ama işin garip tarafı şu, bu kaotik yapıların, o devasa gri betonların içinde insanı çeken, o sert kabuğun altında yatan garip bir sevimlilik var.

Genex Kulesi: Şehre İnen O Devasa Uzay Gemisi

Gün batımında Belgrad Genex Kulesi

Havaalanından merkeze gelirken otobanın kenarında seni ilk karşılayan yapı budur. İki tane devasa beton kule ve tepesinde uçan daire gibi duran, kuleleri birbirine bağlayan bir yapı. Forumlarda yabancıların yorumlarını okursan, burayı görünce genelde "Burası neresi, Çernobil seti mi, dünyanın en çirkin binası bu" diye paniğe kapılıyor. Haklılık payları var, dışarıdan bakınca oldukça sert ve kutuplaştırıcı bir ikon.

Oysa oranın içi bildiğin mahalle. O "soğuk beton canavarı"nın dibine gidip yukarı doğru baktığında, o devasa brütalist kulelerin apartman girişlerindeki çiçekleri, balkonlara asılmış çamaşırları görüyorsun. İnsanlar o dev betonun içinde yaşıyor, bakkala iniyor, cam siliyor. O distopik bilim kurgu seti, bir anda nefes alan, son derece insani bir mahalleye dönüşüyor. Eskiden o tepedeki dev uçan daire dönüyormuş, şimdi yıllardır terk edilmiş, öylece şehre tepeden bakıyor.

70’lerde inşa edilen bu brütalist ikiz kule, zamanında “Batı’dan gelenlere Belgrad’a hoş geldin kapısı” olsun diye yapılmış.

  • 30 katlı konut kulesi + 26 katlı ofis kulesi, en tepede de bir zamanlar dönen restoran varmış, Tito’nun da sık uğradığı söyleniyor.
  • Bugün o restoran kapalı ama bina hala Novi Beograd siluetinin en karakteristik parçası ve hala “seversin-sevmezsin” kutuplaştırıcı bir ikon.

Novi Beograd Blokları: Dışarıdan Distopya, İçeriden Mahalle

Novi Beograd bloklarında apartmanlar ve yeşil alanda günlük yaşam

Sava nehrinin öbür tarafına, Yeni Belgrad (Novi Beograd) tarafına geçtiğinde o meşhur "Blok" mantığı başlıyor. Blok 23, Blok 61, Blok 30... Forumlarda birinin dediği gibi, "Şehir merkezinde her şey üst üste, Novi Beograd'da ise bloklar arasında yürürken bilim kurgu filminde gibi hissediyorsun." Dışarıdan bakınca "Burada yaşanır mı, bildiğin beton yığını" diyorsun.

Ben hafta sonları bazen özellikle bu blokların arasına yürüyüşe çıkarım. O dışarıdan ruhsuz duran koca beton yığınlarının arasına girdiğinde kocaman yeşil alanlar, top oynayan çocuklar, parkta köpek gezdiren teyzeler görürsün. Adamlar eskiden bataklık olan buraya resmen kendi utopyalarını kurmuşlar. O dönemin mimarları belli ki o koca betonlarla epey dalga geçmiş.

Sadece turist rotasında kalırsan Belgrad'ın bu devasa gerçekliğini ıskalarsın. Üstelik şehir içi ulaşım tamamen bedava, atla bir otobüse, o beton denizi kendi gözlerinle gör.

Beograđanka: Şehrin Eski “Gökdeleni”

Belgrad Beograđanka binası, şehrin eski gökdeleni

Şehrin merkezinde kafayı kaldırdığında yönünü bulmanı sağlayan koyu renkli, dikdörtgen bir kule, adı Beograđanka. 1970’lerde yapılmış, yaklaşık 100 metre yüksekliğinde, o dönem için “gelecekten gelmiş” hissettiren bir bina. İstanbul'daki o eski İş Bankası veya Etibank binalarına bakarken ne hissediyorsan, burada da onu hissediyorsun. Çok estetik değil belki ama o dönemin "biz de buradayız" diyen garip bir özgüveni var.

Ama hemen birkaç sokak ötede, Terazije çevresine veya Igumanova Sarayı'na doğru yürüdüğünde işin rengi tamamen değişiyor. Bir anda o kaba saba betonlar bitiyor, karşına ince işçilikli, süslü, tipik bir yüzyıl başı Avrupa şehri çıkıyor. İşte Belgrad'ı gezerken en sevdiğim şey bu. Kahveni alıp ağır ağır yürürken şehrin sana sürekli "sadece betondan ibaret değiliz" sürprizleri yapması.

  • En üst katında eskiden halka açık bir restoran ve seyir terası varmış, bugün güvenlik nedeniyle uzun süredir kapalı olduğu yazıyor.
  • Şehrin içinde kaybolduğunda, “neredeyim ben?” diye kafayı kaldırınca Beograđanka’yı görmek, pusula işlevi görüyor.

Şehrin Göbeğindeki O Açık Yara: NATO Kalıntıları

Belgrad'da NATO bombardımanı sonrası yıkık bina kalıntıları, Kneza Miloša

Türkiye'den gelen misafirlerin Kneza Miloša caddesinden geçerken parmağıyla gösterip sorduğu bir soru vardır: "Şu yıkık binalar neden hala öyle duruyor, yapacak paraları mı yok?"

1999'daki NATO bombardımanında vurulan Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay binalarından bahsediyorum. O binaların o halde durmasının parayla pulla ilgisi yok, unutmamak için, inadına öyle bırakıyorlar. Şehrin en işlek caddelerinden birinin ortasında koca bir açık yara gibi. Acısını, geçmişini veya çirkinliğini saklamayan, makyaj yapıp üstünü örtmeyen bir şehir burası.

Belgrad mimarisi tam olarak budur işte. Acısını, geçmişini veya çirkinliğini saklamaz, makyaj yapıp üstünü örtmez. Her şeyi olduğu gibi yüzüne vurur. Eğer her sokağı cetvelle çizilmiş, her binası birbiriyle uyumlu, biblo gibi bir şehir arıyorsan zaten Prag'a falan gitmelisin. Belgrad'ın o tuhaf, uyumsuz ve kaotik hali, aslında onun hala yaşadığının, değiştiğinin ve nefes aldığının en büyük ispatı. O gri binaların içine girdiğinde şehrin asıl ruhunu yakalamaya başlıyorsun.

Aziz Antuna Kilisesi: Pisa’ya Çakılan Ufak Bir Selam

Belgrad Aziz Antuna Kilisesi'nin tuğla kulesi

Belgrad’a gelen herkesin aklında o devasa Aziz Sava Katedrali vardır ama şehrin asıl sessiz sürprizi Aziz Antuna Kilisesi’dir. Sloven mimar Jože Plečnik’in elinden çıkma bu ince, uzun kuleye dışarıdan şöyle bir baktığında “Bu biraz İtalya, biraz Orta Avrupa, azıcık da bizim balkanlardan kırma” diyorsun.

İlk gördüğüm günü çok net hatırlıyorum, karşısına geçip “Bina mı yamuk, yoksa benim gözüm mü kayıyor?” diye epey kafa patlatmıştım. Bayağı bayağı Pisa Kulesi gibi hafif eğik duruyor. Öyle altın varaklı, şatafatlı bir yer değil ama şehrin o tuhaf mimari çorbasını anlamak, o yapmacıksız dokuyu hissetmek için on numara bir durak.

Igumanova Sarayı ve Terazije: O Zarif Avrupa Hissi

Terazije Meydanı'nda Igumanova Sarayı önünde tramvay ve şehir yaşamı

Hep o gri betonlardan bahsettik ama Terazije tarafına doğru yürüdüğünde şehrin bambaşka, çok daha zarif ve Avrupai yüzüyle burun buruna gelirsin. Igumanova Sarayı ve etrafındaki o ince işçilikli binalar, sana “Yüzyıl başı bir Avrupa şehrindesin” hissini sonuna kadar yaşatır. Dışarıdan gelip şehri sadece beton bloklardan ibaret sananlar için burası hep çok tatlı bir şaşkınlık sebebi olmuştur.

Buralar tam o "kahveni eline al, adımlarını yavaşlat ve kafanı kaldırıp üst katlardaki işçiliğe bak" rotasıdır.

“Bu Şehir Çok Beton” Diyenlerin Haklı İsyanı

Buraya gelip “Her yer darmadağınık, yeni bina, yıkık ev, araya sıkışmış cam kule... hepsi üst üste” deyip isyan edenler sonuna kadar haklı. Ama işin sırrı da tam bu anarşide saklı. Şehrin sıvası dökülüyor olabilir ama o döküntü, binalara başka hiçbir Avrupa şehrinde bulamayacağın acayip, harbi bir karakter katıyor.

Günlük hayatta bunu sürekli yaşıyorsun, dışarıdan baksan “buraya girilmez” diyeceğin, sıvası parça parça dökülen bir apartmanın alt katına giriyorsun, karşına dünya tatlısı bir kafe ya da şahane bir sanat sergisi çıkıyor. Mimari kusursuz değil, yer yer dökülüyor ama olduğu gibi, fazlasıyla samimi.

Belgradlıların Gözünden: Bu Yapılara Nasıl Bakmalı?

Türkiye’den gelen misafirleri gezdirirken hep aynı filmi izliyorum. İlk gün o devasa betonları görünce “Allah aşkına bu binalar ne böyle?” diye ufak bir şok yaşıyorlar. İkinci günün akşamına doğru, o sokaklarda yürüyüp kahvelerini içtikçe, “Aslında kendine has bir havası var, hoşuma gitmeye başladı galiba” noktasına geliyorlar.

Benim sana tavsiyem şu: Genex Kulesi’ne veya o Yeni Belgrad bloklarına bakarken, olaya ağır bir sanat filmi izler gibi yaklaş. Her sahneyi sevmek zorunda değilsin ama sana ne anlatmak istediğini anlamaya çalış. Merkezdeki o eski apartmanların, tiyatroların kapı girişlerine, merdiven boşluklarına falan göz atmayı unutma. O filtresiz, saf hayat genelde tam o detaylarda saklı oluyor.

Yola Çıkmadan Önce Kafaya Takılanlar

Buralara yolu düşeceklerin mimari mevzusunda kafasına en çok takılan, bana da en sık sorulan o soruları da şöyle hızlıca özetleyeyim:

  • Güzel mi çirkin mi?: Çoğu kişi ilk başta “Çirkin ama tuhaf bir şekilde ilginç” diyor. Üçüncü günün sonunda herkes “Seviyorum galiba” moduna giriyor.
  • Sadece şehir merkezini gezsem yetmez mi?:Kesinlikle yetmez. O Genex Kulesi’ni, Sava Center’ı, Yeni Belgrad bloklarını görmeden dönersen şehrin o ağırbaşlı ruhunun yarısını geride bırakmış olursun.
  • Brütalizm, o devasa betonlar ilgimi çekiyor, gelmeye değer mi?: Dünyanın dört bir yanından sırf bu betonları görmek için hacca gelir gibi yollara düşen devasa bir kitle var, gerisini sen düşün.
  • Fotoğraf çekmek için en harbi yerler neresi?: Genex Kulesi, Blok 23, 63. Blok, Sava Center, Aziz Antuna Kilisesi, Beograđanka ve nehir kenarındaki o eski sosyalist yapılar banko rotan olsun.

Sonuç

Özetle, Belgrad mimarisi o pırıl pırıl, her köşesi mükemmel fotoğraflar veren şehirlerden değil. Daha çok o eski, hafif cızırtılı çalan ama ruhu olan bir plak gibi.

Buraya gelirsen binalara “güzel mi, çirkin mi” sığlığında bakmaktansa, “Bu bina ne savaşlar görmüş, kimleri ağırlamış, hangi dönemin kafasıyla dikilmiş?” diye bak. İşte o zaman bu tuhaf karışım zihninde bambaşka bir anlam kazanıyor. Kimi bina sana eski bir bilim kurgu filmini hatırlatacak, kimi kendi çocukluğundaki o eski apartmanları anımsatacak, kimi de “İyi ki artık böyle yapmıyorlar” dedirtecek. Ve emin ol, hepsinin toplamı, bu garip ama bir o kadar da sevimli şehri sana fena halde sevdirecek.

Senin Gözüne Hangi Bina Takıldı?

Peki bütün bu anlattıklarımın içinde senin aklına en çok yatan, "Ulan ne acayip yapı" dediğin hangisi oldu?

Belgrad sokaklarında yürürken senin de kadrajına takılan, "Bunu hangi kafayla yapmışlar?" deyip fotoğrafını çektiğin o tuhaf binalar illaki vardır. Eğer elinde böyle hikayesi olan, görünce seni afallatan yapıların fotoğrafları varsa, o anki hislerinle beraber bana gönder. Senin gözünden yakaladığın o kareleri ve hikayeni de doğrudan bu sayfada senin adınla yayınlayayım. Beraber şu şehrin o garip güzel mimari haritasını biraz daha genişletelim.


Madem şehrin bu şizofrenik mimarisini, o devasa beton uzay gemilerini ve Viyana işi zarif sokaklarını bir güzel anladık, şimdi gelelim işin biraz daha ayakları yere basan tarafına. Çantanı toplayıp uçağa binmeden önce kafandaki o pratik soruları da şu yazılarla aradan çıkarabilirsin:

Yardım mı? Enver ile iletişime geç Enver'e Sor