İletişim

Menü

Blog

Bir Gezginin Belgrad İzlenimleri: 22 Yıllık Sokak Notları

Son güncelleme: 3 Mart 2026

22 yıldır Belgrad'da yaşıyorum. İlk geldiğimde bu gri binalara, sokakta yürüyen asık suratlı, dev gibi adamlara bakıp "Benim burada ne işim var?" dediğim o ilk haftanın üzerinden koca bir ömür geçmiş. Burası öyle ilk bakışta insanı büyüleyen, o şaşalı Avrupa başkentlerinden değildir. Paris gibi sana kur yapmaz, Roma gibi tarihiyle hava atmaz. Burası, yağmurlu bir günde sigarasını yeni söndürmüş, yakası kalkık, yorgun ama bir o kadar da harbi bir adam gibidir. İçini sana hemen açmaz. Ama bir kere masasına oturdun mu, seni bir daha bırakmaz.

Yağmurlu bir Belgrad günü, kafe camından sokak manzarası ve kahve

Kalenić Pazarı ve Pazarın İnatçı Yüzleri

Sabahın köründe Kalenić pazarına düştüğünde anlarsın bu şehrin gerçek yüzünü. O nasırlı elleriyle tezgaha ev yapımı ajvar (Közlenmiş kırmızı biber, patlıcan, sarımsak ve zeytinyağı) kavanozlarını dizen teyzelerin yüzündeki derin çizgilere bakarsın. Savaş görmüş, yokluk çekmiş ama pazarlığa tutuştuğunda o inatçı, yaşam dolu parlamayı gözlerinden hiç kaybetmemiş insanlardır onlar. Orada satılan şey sadece domates veya biber değildir, koca bir Balkan hayatta kalma mücadelesidir. Fırından (Pekara) yeni çıkmış, kağıdından yağı damlayan o sıcacık böreği ısırırken, o teyzelerin kendi aralarındaki yüksek sesli, kavgaya benzeyen ama aslında derin bir muhabbet olan gürültülerini dinlersin.

Bitmek Bilmeyen Bir Tembellik Ayini: "Polako"

Sonra o meşhur "polako" (yavaş yavaş) felsefesi yakana yapışır. Salı günü öğleden sonra saat üçtür. Dorćol'da bir kafeye oturursun. Yan masada deri ceketli, izbandut gibi bir adam, önündeki tek bir espresso fincanına tam bir saattir bakıyordur. Kimsenin acelesi yoktur. Bizim Ekşi Sözlük tayfası buralara düşse, o kafelerin günün her saati nasıl bu kadar dolu olduğuna ve bu insanların nasıl geçindiğine dair sayfalarca dalgasını geçerdi. Başta "Sizin işiniz gücünüz yok mu?" diye dellenirsin ama üçüncü gün kendini o sandalyeye kaykılmış, önünden geçenleri boş gözlerle izlerken bulursun. Şehir, o batının bitmek bilmeyen "koştur, üret, tüket" zehrini damarlarından yavaş yavaş emer.

Dumanaltı Meyhanelerde Çınlayan Kahkahalar

Gece olunca o gri, yorgun binalar başka bir ruha bürünür. Eski usul bir Sırp meyhanesinden içeri adım atarsın. İçerisi bıçakla kessen kesilmeyecek kadar koyu bir sigara dumanıyla kaplıdır. Gerçek bir gezginin hep aradığı o en makyajsız ve harbi hali tam buradadır işte. Ahşap masalarda, kulağının dibinde bağıra çağıra akordeon çalan müzisyenler vardır. Masaya gelen o devasa et porsiyonları, sürekli tokuşturulan erik ve ayva rakijaları... NATO bombardımanından kalma o yıkık dökük binaların hemen birkaç sokak ötesinde, insanların hayata nasıl böyle arsızca ve tutkuyla tutunduğunu görürsün. Hüzünle kahkahanın bu kadar iç içe geçtiği başka bir coğrafya bulmak zordur.

Asık Suratların Altındaki O Tuhaf Tanıdıklık

Balkan insanının doğuştan asık bir suratı vardır, doğru. Sokakta sana bakarken dövecekmiş gibi dururlar. Ama yol sorduğunda ya da bir derdin olduğunda, o asık suratlı dev adamın elinden tutup seni gideceğin yere kadar götürdüğünü, masasına davet edip ekmeğini bölüştüğünü gördüğünde anlarsın aslında o sert kabuğun altındaki pamuk gibi kalbi. Seni yabancı görmezler, kibir yapmazlar.

İnsanı asıl şaşırtan şey ise, dilini hiç bilmediğin bu adamların arasında hissettiğin o tuhaf 'bizdenlik' hissidir. Dilini hiç bilmediğin o dev adamların arasında yürürken bir fırına girip "burek" dersin. Lokantaya girer "čorba" istersin. Gece otele döner, kafanı "jastuk" (yastık) üstüne koyar, üstüne "jorgan" (yorgan) çekersin. Tarih kitaplarında yüzyıllarca birbirini yemiş iki toplumun, aslında o dumanlı ahşap masalarda nasıl aynı hamurdan yoğrulduğunu fark edersin. Sokakta sana boş gözlerle bakan o adam, aslında seninle aynı kelimelerle doyup aynı kelimelerle uyuyordur.

Bugün Sava ve Tuna nehirlerinin birleştiği o Kalemegdan surlarında durup suya bakarken, 22 yılın nasıl akıp gittiğini düşünüyorum. Belgrad sana sahte bir gülücük satmaz. Neyse odur. Biraz dağınık, biraz gürültülü, yer yer sıvası döküktür. Ama gerçektir. Ve günümüzün o plastik, her şeyi birbirine benzeyen dünyasında, böylesine filtresiz, kendi halinde kalan bir şehre aşık olmamak elde değildir.

Uçağa atlamadan önce şu pratik dertleri de hızlıca aradan çıkaralım dersen, sitedeki şu yazılara mutlaka göz at:

Yardım mı? Enver ile iletişime geç Enver'e Sor