Belgrad’a hoş geldin. Eğer buraya pırıl pırıl, her köşesi cilalanmış bir Avrupa başkenti görmeye geldiysen, muhtemelen yanlış trendesin. Ama "Ben şehrin asıl halini, o dumanaltı kafanaları, sert bir rakija kadehinin etrafındaki o koyu sohbetleri arıyorum" diyorsan, tam yerine geldin.
Burası maske takmayan bir şehir, neyse o. Sokaklarda yürürken merakla etrafına bakarsan, Kiril alfabesinin sana göz kırpan ters harfleri ve dünyanın en uzun boylu, en nazik insanlarıyla dolu o tuhaf ama eğlenceli dünyayı keşfedeceksin.
Binaların üzerindeki kurşun izleri sana hüzün değil, bir hayatta kalma hikayesinin gururunu anlatır. Ve güneş Sava ile Tuna’nın birleştiği o noktada batarken, kendini sessiz bir melankoliye bırakabilirsin. Doğu ile Batı’nın, eski ile yeninin bu kadar şiirsel bir çarpışmasını başka hiçbir yerde göremezsin. Çekinmene gerek yok, Belgrad seni başlarda biraz hırpalasa da sonunda mutlaka sıkıca kucaklar. Burası insanı beklemediği bir anda kendine aşık eder.